2011 Uludere katliamı: 29 Aralık 2011. http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com

30 Ekim 2011 Pazar

İki Film Birden - Aburcubur Adam 1 ve 2

Çocukluğumda evde çok sevdiğim birkaç kaset vardı. Biri kapağında kendi kafası fotoşoklanmış bir ördek fotoğrafı olan Ali Avaz kasedi; biri adı ya da soyadı Coşkun olan ve benim "mavi kaset" diye andığım bir enstrümantal kaset; diğeri de bir Aşık Mahzuni Şerif kasedi idi. Özellikle Aburcubur Adam şarkısını çok severdim. Yıllar sonra bugün tekrar dinledim de, yine sevdim.

Facebook'ta Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım'ın bir videosu dönüp duruyor şu ara, "bulut sistemi, abur cubur" falan diye. Memleketin bu artık başta internet olmak üzere her nevi iletişim teknolojisinden sorumlu adamı mevzubahis videoda şöyle diyor:

"bu bulut sistemi dedikleri birşey var. şimdi, son zamanlarda herkes oraya birşey atıyor, gelen oradan işine yarayanı, alıyor kullanıyor, ben böyle anlıyorum belki farklı birşeydir. şey yok artık, böyle, sistematik birşey yok, abur cubur dolduruyorsun, herkes ihtiyacını oradan alıyor ama hiç de karışmıyor. istediğini buluyorsun. bu bilişim, fazla kafa yorarsan sıyırırsın. kullanacaksın, nimetlerinden kullanıp, yararlanıp işini göreceksin, kafayı taktın mı o zaman işin kötü. çok fazla, hikmetine fazla şey yapmamak lazım." (sözlük'ten çalıntı deşifre)

Yani diyecek hiçbir şeyim yok kendisine haliyle. Sadece Aşık Mahzuni Şerif'in "Abur Cubur Adam"ı geldi aklıma doğrudan semantik bir çağrışımla. Akabinde bir de ne göreyim; başıma bir iş gelmeyecekse şu an çağrışmadan daha fazlasını yaşıyorum "Gül boyanmış kara yılan abur cubur Abdullah falan"...

"içi yalan, dışı yalan
her bakışı bin bir plan
gül boyanmış kara yılan
abur cubur abdullah

etme dedim, tutma dedim
dostluğu unutma dedim
sana verdiğim lokmayı
çabuk biter, yutma dedim

abur cubur adam
ben seni nidem
daha kendini bilmezsin
kimdir yanındaki madam

bir elinde kamerası
sanarsın film ağası
her dolapta numarası
abur cubur abdullah

etme dedim, tutma dedim
dostluğu unutma dedim
sana verdiğim lokmayı
çabuk biter, yutma dedim

abur cubur adam
ben seni nidem
daha kendini bilmezsin
kimdir yanındaki madam

der mahzuni tövbe olsun
böyle dost düşmana kalsın
şeytanlar namazın kılsın
abur cubur abdullah

etme dedim, tutma dedim
dostluğu unutma dedim
sana verdiğim lokmayı
çabuk biter, yutma dedim

abur cubur adam
ben seni nidem
daha kendini bilmezsin
kimdir yanındaki madam" (sözlük sağolsun)

29 Ekim 2011 Cumartesi

Törenler İptal Olmuş!!1!bir!

Tane tane anlatayım:

1. Törenlerin iptal edildiği yok, sadece hipodrom resm-i geçit ve köşk resepsiyonu iptal edildi. Meclis resmi programı devam ediyor, tebrikler alınıyor, beynelmilel ziyaretler gerçekleşiyor.
2. Bu bağlamda geçmişteki örneklerden (misal 1999 senesinde Zafer Bayramı kutlamalarının iptali) farkı yok pek.
3. Ben kendi bilincime eriştim erişeli resm-i geçitlerden nefret etmişimdir. Onlar iptal oldu diye üzülene de şaşarım. Oturup TRT'den izliyordunuz sanki sabahın köründe kalkıp, yemeyelim birbirimizi.
4. Bayramı illa devlet tekelinde kutlamak zorunda değiliz, değilsiniz. İsteyen istediği şekilde gider kutlar, onu engelleyen yok. Normali budur zaten.
5. Muhalefet edilecek zilyon tane icraat varken enerjinizi bu tür saçmasapanlıklara harcarsanız üzülerek söyleyeyim, hiçbir yere varamazsınız. Sizin kazan öldü.

Sevgiler, saygılar.

Bir dost.

24 Ekim 2011 Pazartesi

Seçmece Arama Öbekleri Serisi #4.52

Bir başka tek aramalık öbek görüntüsü. Şu sıra kelimeler habire kifayetsiz zaten, onu söylemeye gerek görmüyorum tekrar.


19:52:42 -- 23 hours 11 mins ago

19 Ekim 2011 Çarşamba

Atina-Oropos - İkinci ve Son İzlenimler

Yazıya başlık atayım diye düşünürken böyle yazdım, sonra "lan" dedim kendi kendime, "ikinci izlenim olur mu hiç?". Sonra da "olur, niye olmasın?" dedim ve ilk izlenimin altında yıllardır ezilen bu garibi gün yüzüne çıkartmaya karar verdim. Evet, Atina-Oropos, ikinci izlenimler. Hepiniz aya ilk ayak basanın kim olduğunu biliyorsunuz değil mi? Peki ya ikinci ayak basan? N'oldu? O garibanı hiçbiriniz tanımıyorsunuz değil mi? Diğer şerefsize bir dirsek atıp da aşağı ilk kendisi adımını basıp afili laflar edeydi, hepimiz onu tanıyor olacaktık. Neyse.

Ecnebinin de dediği gibi zaman uçuyor adeta. 4 gün önce buradaki 1 ayımı doldurdum. Geriye kaldı 2-2.5 hafta zamanım. Hüzünlenmiyor değilim, zira beklediğimden daha keyifli, daha enteresan her şey. Öyle akıcı gidici birbiriyle bağlantı bir hikayem yok şu anda Oropos'a gelişimde olduğu gibi, dolayısıyla notlar notlar halinde anlatayım meramımı:

- Öncelikle, derdimi anlatacak kadar Yunanca öğrendim 1 ayda. Alfabeyi okumayı iyi kötü, en azından yazanı tamamlayıp ne yazdığını anlayacak kadar ilk 1 haftada söktüm. Başta çok karmaşık görünse de, lise yıllarında yok fizikti, yok matematikti, yok istatistikti derken yarısını öğrenmişiz meğer harflerin. Ohm simgesi omega, istatistik belasi chi ve psi, matematiğin bel kemiği pi (bu esnada pi sayısı da yanlışmış ya la?) ve daha neler neler... Gerçekten kolay oldu, sadece bağlantıları kurmak ve birazını da öğrenmek gerekiyor. Alfabeyi geçince de "ena pita kalamaki hirino parakalo" (bir domuz şiş Yunan dürümü lütfen) ve "ena bira parakalo" (bir bira lütfen) demeyi öğrendim. ki bu şekilde de günlük besinimi sağlayarak hayatta kalmayı başardım.

- Yunanistan'ı ziyaret eden her Türkiye insanının dikkatini çekecek ilk nokta ortaklıklar olacaktır. Özellikle de bir şeyler yemeye gidildiğinde sipariş verilirken ortak kelimelerin gani olduğu hemen fark edilir. Bu zaten sürekli de yapılan bir muhabbet; imam bayıldı, baklava, kadayıf, midye, cacık, dolma, midye... Yemeklerin yapılış ve yeniş şekli yer yer değişse de, genelde benzer. Örneğin baklavaki ve kadaifi gayet aynı. Gerçi benim için biraz fazla şerbete boğulmuştu ama sadece bir tatlıcıdan yediğim için genellemeyeyim. Lokma! Lokumades dedikleri ve bizim lokmaya tekabül eden tatlı biraz daha farklı. Beni misafir edip kahrımı çeken arkadaşımın üst komşusu bir gün "lokumades yer misin?" diye getirmişti. Önce salyaları salgılamaya başladım, sonra bir baktım bir tabak dolusu hamur topçukları. E zaten lokma da o değil mi aslında? Evet, ama bizdekinden farklı servis ediyorlar. Hamuru doğrudan kızgın şerbetin içinde pişirmek yerine, sade olarak pişirip, daha sonra üstüne bal ve tarçın dökerek yiyorlar. Tatlıların olmazsa olmazı tarçın bu esnada. Bayılıyorlar! Ama kadayıfta ben beğenmedim şahsen. (Lokma konusunda güncelleme: 2 farklı kişinin daha yaptığı lokmayı yeme fırsatı buldum, gayet bizimki gibi yapanlar da varmış, hatta geneli o şekilde imiş, evet.)

Alternatif loukoumades

- Ortak besin demişken temel besin kaynaklarından bir başkasında da çok önemli bir ayrılık yaşıyoruz: rakı/uzo! Burada (ve genel olarak Balkanlarda) "raki" (veya Balkanlarda daha çok "rakija") dediğiniz zaman erikten yapılmış, sert, genelde sek ve shot olarak içilen mazotvari bir içki anlıyorlar. Bizim halis muhlis rakı da onların beklentileri için fazla yumuşak/tatlı kalıyor. Kurban olun siz ona be! Neyse, geldiğiniz/gittiğiniz zaman Türkiye'ye gelmemiş birileri "raki raki" derse dikkatli olun, siper alın.

Bunun dışında, uzo içen gençler de gördüm ve kendilerini, rakıya yıllarını ve malvarlığının yarısını vermiş 50 yaş üstü bir rakı üstadıymışımcasına kınadım! Zira kendileri "rakı on the rocks" eyliyorlar. Bildiğin böyle bardağa buzu boca edip ağzına kadar buzla doldurup, üstüne terbiyesizce rakıyı döküyorlar. Daha fazla anlatmaya kalbim dayanmayacak. Aydın Boysan ettiniz lan beni!

- Ortak yemek kültürü demişken (laf lafı açıyor gördüğünüz üzere), bir uyarı yapmakta fayda var: her gördüğünüze, duyduğunuza kanmayın! Zira örneğin bir vejetaryen kişi iseniz, fırına/pastaneye gidip "usta bana sarıver ordan bi' 'peinirli'" dediğinizde size verecekleri şey jambonlu/peynirli/kıymalı poğaça olabilir. Yok o zaman ben poğaça alayım bari, kendimi güvende hissedeyim derseniz yine zor, bu sefer de "pogatsa" diye aldığınız şey size pudra şekerli ve tarçınlı leziz bi' pay (pie?) olarak yaşadığınız en büyük hayal kırıklığını yaşatabilir. Tadı bence hakikaten nefis olsa da, tuzlu bir şey beklerken tatlıyla karşılaşmak çok isteyeceğiniz bir şey olmayabilir o an. Bizim dolmaya da bu esnada (ilk fotoğraftaki) yemista deniyor, yaprak sarmaya da dolma... 

Bir başka şaşkınlık da, yemek pişirirken yaşadık. Elimizde makarna var, pirinç var, mercimek var. Dedik hep makarna hep makarna, bugün de pilav yiyelim. İsveçli arkadaşın pilav yapma anlayışı da mantıken makarnanınkiyle aynı olduğu ve benim hiç olmayan anlayışımdan haliyle daha makul olduğu için "hadi bakalım" diyerek koyulduk pişirmeye. Ne zaman ki o pirinç tanelerinin hepten makarna sarısı olup şişerek makarna kıvamına geldiğini gördük, o zaman kendisinin "Oh, this is pasta!" (Vay arkadaş, bu makarnaymış ya la!) demesi ve akabinde "kurban olduğumun Yunanları" esprilerinin gırla gitmesi bir oldu. Meğer gerçekten pirinç tanesi şeklinde makarnaymış kendisi ve özellikle bazı et yemeklerinin yanında kullanılırmış. F'li bir adı vardı ama hatırlayamadım şimdi. Aman diyeyim.

 Vay arkadaş, bu makarnaymış ya la!

- Ortaklığın hepten dibine vurmuşken; ortak kelimelerden biri, biraz daha farklı bir tepki/dikkat çekiyor: efendim. Ben birkaç sefer refleks olarak "efendim?" deyince, "aslında efendi'yi çok kullanmasan iyi olabilir, zira bazıları için sinir bozucu olabilir. Malum, 'efendi'lerle çok iyi anılarımız yok.." dedikleri anda kafamda dedemin dedesi Selanikli Hacıcıkzade Mehmet Efendi'nin karakalem resmini aydınlatan bir ampul yandı. Diyaloğu duyan komşunun "Evet efendim! Tamam efendim!" diye seslenmesiyle ampulüm zenon oluverdi. Kaderin cilvesine bakın ki, efendi kelimesinin kökeni Yunanca: afendis. Soyadlarında sık geçen "hacı" ve "oğlu" ifadeleri de bizden (ya da Arapçadan mı desek?) onlara miras.

- Akropolis'e henüz gidemedim (5 hafta oldu ben geleli) ama tarih delisi bir arkadaşla birlikte Akropolis Müzesi'ne gitme şansını yakaladım, süper oldu. Yazın sıcağında, insanların gerçekten utanmasa çıplak gezeceği bir sıcakta gittik. En alt katında içeri doğru girdiğimizde önce yukarı doğru bakıp sırıtan bir güvenlik gördüm. Kulağında kulaklığı var, yukarı bakıp bakıp gülüyor. Lan dedim n'oluyo' acaba? Ki ben o sırada ayağımın altındaki cam zeminden yerin altındaki devam etmekte olan kazıya ve sergilenen eserlere şaşkın şaşkın bakmakla meşguldüm daha ziyade. Sonra kafayı bi' kaldırdım, meğer insan denen varlığa hiç bu açıdan bakmamışım! Ne demiş şair, "Akropolis Müzesi'nin zemin katından yukarı bakınca bir dizi don göreceksin, şaşırma!". Evet, şeffaf cam zemin değişik bir fikir. Altındayken gerçekten çok farklı bir bakış açısı, üstündeyken çok farklı bir hissiyat. Neyse ki tamamen şeffaf değil, üzerinde siyah noktalar var da kompil havada olma hissi yaşatmıyor (Yazıyı tamamladığım bu gün itibariyle Akropolis'e de gitmiş oldum. Ne yalan söyleyeyim, müze veya kendisinin akşam uzaktan görünüşü daha etkileyiciydi, dibim düşmedi).

Atina'nın ikinci en yüksek tepesinden (adını hatırlayamadım) Akropolis görüntüsü

Akropolis'te aslında görmek istediğim bir etkinlik de Ağustos dolunayında düzenlenen özel konserler idi, ama geçen sene giden ve ezilme tehlikesi yaşayan arkadaşların uyarısıyla çok cesaret edemedim. Ki sonradan yine gidenleri duyunca çok da pişman olmadım.

- 15 Ağustos Aziz Meryem günü olarak kutlanıyor. Sanırım bütün Avrupa için geçerli bu, emin değilim ama... Herrr yer kapalı. Ama her yer! Benzin istasyonlarının bile nöbetçileri var, onun dışında inanılmaz derecede ölü oluyor memleket. Zaten Ağustos ayı, özellikle de 15'inden itibaren tatil zamanı, 15 Ağustos'taki özel günle birlikte Atina sokakları böyle Ankara'da akşam saat 11 olmasa bile saat 9 boşluğunda. Öyle bir hareketsizlik. İnsan yok, trafik yok, karmaşa yok... Ben de ne yaptım? O fırsatı Atina'dan Oropos'a bisikletle gelerek değerlendirdim! Daha önceki yazıda yazmış mıydım hatırlayamadım ama yazmadıysam yazarım (Vazgeçtim, yazmam ya... Bu yazıyı zor bitirdim lan şu tarihte. Ona da söz vermeyeyim de, biraz daha bisiklet macerası biriktirdim, belki yazarım diyeyim). Bu esnada Meryem'e adanan bu günün çok enteresan bir önemi de var; bir kadına ithaf edilen tek dini gün olması! Hiç öyle yaklaşmamıştım, öyle düşününce hepten garip geliyor.

- Benim için en çarpıcı şeylerden biri de, Oropos'ta, Türkiye'den mübadele zamanı yerinden edilen Palatialıların müzesi oldu. Onbinlerce insan gibi, onlar da yerinden olup, daha sonra da buraya yerleşmişler. Geldiğimden beri zaten bir Umut Sarıkaya karikatürü misali, bir ucundan Selanik muhacırı olmanın çok ekmeğini yedim, ama orada da konu olunca bize müzeyi gezdiren amca "aşkolsun canum, aşkolsun!" diye diye yıllar önce kaybettiği evladını bulmuşçasına sarıldı. Anladığım kadarıyla, benim de içinde bulunduğum Fransız grubuna pek de sansür uygulamadan, her zamanki gibi anlattı, gezdirdi müzeyi. Fotoğraflar, giysiler, hatta sergilenen bir kitap! O kadar tanıdık ki her şey... Osmanlı'dan kalma fermanlar da sergileniyor, Türkçe bir kitap da.

Mevzubahis Türkiye (veya "Asya yavrusu") haritası

Müzeye girdiğimizde, anlatmaya Türkiye haritası üzerinden başladılar. Yani öyle Yunanistan haritası, bir kısmında da Türkiye görünüyor falan değil, bildiğiniz Türkiye haritası. Zira evleri, eşleri, dostları Palatia Köyü'nde imiş zamanında. Palatia, İngilizce'deki "palace" kelimesinin Yunanca karşılığı. Yani Saray. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de şaşırtıcı şekilde, köyün adını çok da değiştirmeyerek, Saraylar Köyü olarak Türkçeleştirmiş onları denize döküverdikten sonra. Saraylar Köyü, Marmara Adası'nın kuzey kısmında yer alan bir köy. Gerisi hep bildiğimiz zorlu süreç, acılı anılar, buğulu gözler.

Bu esnada buraya geldiğimden beri Selanik ve Serez'e gitmek istiyorum. Hatta mümkün olursa annem ve babamla birlikte gidelim istiyorum. Zira baba tarafından bir "oralılık"
 olduğu için hep merak ediyor, görmek istiyorlar. Hazır ben de buradayken bundan daha güzel bir fırsat olamaz. Sonra geçenlerde Orkun'un "Parakalo!" yazısını okurken tekrar hatırladım: Buradaki insanların İstanbul'u anarken gözlerindeki anlam Orkun tarafından sıla hasreti olarak adlandırılırken, "çoğunluk" tarafından "eziklik" olarak anılıyor. Aslında benim de, babamın da aynı "ezikliği" Selanik için yaşıyor olduğumuzu fark ettik. Belki biraz daha farklı, ama sonuçta aynı yere çıkan, aynı şeyleri düşündüren hisler. Hala buradan oraya bisikletle gitmenin hayalini kuruyorum bu esnada, planlamaya henüz geçemedim ama zor görünüyor.

"Aşkolsun canum, aşkolsun!"

- Bizden çok farklı olan bir şey de televizyonları. Hemen her kanal bizim cnbc-e gibi, dublajsız ve altyazılı veriyor yerli malı olmayan bütün programları. Diziler, filmler, şovlar. Hepsi orijinal dilinde, altyazılı. Benim gibi dublaj sevmeyenler için süper. Ayrıca gençler de "biz İngilizceyi beyle beyle öğreniyoruz" diyor, o da var.

- Atina uyuşturucu kullanımı açısından bir cennet. "Kime göre, neye göre?" sorusunu "kullanana göre" olarak yanıtlamak gerekiyor bu noktada (böyle keyif veren şeyler cehennemde yok, onlar hep cennette ya, o yüzden.). Şehrin belli kurtarılmış noktaları var özellikle, polis çok sık karışmıyor, sadece ara sıra uğrayıp ilgiliymiş gibi görünüyor. Atina'da gezdiğimiz bir günde de 20'ye yakın insanı toplayıp götürdüler örneğin. Çok sık olmuyormuş bu. Exarcheia Meydanı örneğin cuma ve cumartesi akşamı şehrin gençlerinin eğlenmek üzere toplandığı bir kısmı ve meydana yaklaştıkça soluduğunuz havanın değiştiğini hissediyorsunuz. Bu hava değişikliği, gece 3 civarı yağmaya başlayan biber gazıyla da bambaşka bir hale bürünebiliyor. 

Bir operasyon sonrası gözaltılar

- "Nerelisin hemşerim?" sorusunu "Türkiye" olarak yanıtladığınız zaman, ilk olarak "Şehrazat!" karşılığı geliyor. Herkes manyak gibi Türkiye yapımı dizi izliyor. Biriyle yabancı damattan çıkıp baklavaya gelmiştik, ama çoğunluk nedense bir Şehrazattır tutturmuş gidiyor. Onun dışında televizyonda Ezel'i de gördüm, o da epey popüler sanırım. Hatta televizyon dergileri ek olarak Türkiye dizisi veriyor!

- Ecnebinin "Türk gibi sigara içmek" dediği şey gerçekten çarpıtılmış. Baca gibi, fosur fosur sigara içiyorlar. Şu 1.5 aylık yaşantımda çoğunluğu genç (35 yaş altı) belki 20 tane Yunanla vakit geçirdim, sadece ikisi sigara içmiyor. Ya örneklemim çok kötü, ya da başka bir sorun var.

- Atina'da "gökdelen" olarak adlandırılan 2 bina var, 10 küsur katlı. İstanbul'un silüetine (devasa gökdelenleri) sokan bir neslin torunları olarak bize garip gelebilir ama "Akropolis'ten daha yüksek bina inşa edilmeye!" denildiği için şehrin tüm binaları belli bir yüksekliği geçemiyor.

- Şehir içi toplu taşıma gayet güzel işliyor. Metro ağı şehrin göbeğini sarmalıyor zaten. Troleybüs ve otobüsler de kalanına yetiyor. Yazının yazıldığı tarih itibariyle 1,40 € olan 1.5 saatlik bilet fiyatı nedeniyle insanlar biletsiz binmeye veya metro çıkışlarında birbirleriyle paylaşmaya alışkın. Ankara'da bitmiş 10'luk kartı vermenin oradaki muadili bütün biletler için geçerli. Birkaç kez bu yöntemi kullandım, gayet de güzel işliyor. Bir nevi "hareket" olmuş bu bilet fiyatlarına karşı, dolayısıyla da belediye biletlerin arkasına "başkasına verdiğini görürsem yakarım" yazmış ama bilet isme kesilmiş olmadığı için sanırsam hukuki olarak çok da bir geçerliği olmasa gerek bu ifadenin. Kimse de sallamıyor zaten, herkes barut gibi, birbirine yanaşmıyor dolayısıyla.

- Syntagma Meydanı genel olarak kaynıyor olsa da, 1-2 sefer gittiğimiz eylemler daha çok 10 kişilik küçük bir grubun protesto eylemiydi, büyük çaplı bir şeye denk gelmedik. Ama yine de memleket kaynıyor, her tarafta onu hissedebiliyorsunuz.

Syntagma Meydanı'nda solo eylem

- Ona ayrı bir yazı ayırayım diyecektim ama sanırım şu an gerekli enerjim yok, dolayısıyla burada değinmeden de geçmeyeyim: benim orada olma nedenlerimden biri de Yunanistan ve Türkiye'den birer STK ortaklığıyla düzenlenen "Avrupa Gençlik Müzesi Festivali" idi. 21-26 Kasım 2011 tarihleri arasında Oropos'ta ilk ayağı düzenlenen ve 12-21 Nisan 2012'de ikinci ayağı Ankara'da düzenlenecek olan festival Yunanistan ve Türkiye'den pek çok genci, müzisyeni, pandomimcisinden kuklacısına, perküsyoncusundan heykeltıraşına sanatçıyı bir araya getirdi. 6 gün boyunca düzenlenen atölyeler ve etkinliklerin sonunda Avrupa Gençlik Müzesi'nin resmi açılışı gerçekleştirildi. Müzenin fiziksel olarak Oropos'taki, zamanında hapishane olarak kullanılan yerde oluşturulması düşünülüyor. 

Festivalin resmi kapanışı ve müzenin de bir o kadar resmi açılışında Yunanistan'daki evsahibi organizasyon, Türkiye'ye "Mevzubahis barışsa, size bırakın zeytin dalını, ağacı köküyle veririz!" mesajı verdi.

İşte böyle sevgili İşkembeseverler. Bir "düşman komşu ülke" yazısının daha sonuna geldik. Gerçi Türk'ün Türk'ten başka dostu olmadığı için nereyi yazsak olur bu başlığa ama idare edin. Bu arada Biraz uzun oldu bu yazı, ikiye bölmek lazımdı belki ama Ermenistan yazımın son bölümünü hala yayınlamadığımı fark ederek yekpare yayınlayayım da gümbürtüye gitmesin istedim bu yazı da.  

Barış diliyorum cümleten, zeytin bahçeleri...


ευχαριστώ πολύ Ελλάδα!

Kürt Sorunu (Kıraathane Usülü)

(Aşağıda uzun, örnekli ve akademik dille yazılmış bir yazım var, ama bugün şeht haberleri geldikten sonra gene aynı teranelerin döndüğünü görünce tarz değiştirmeye karar verdim. Tane tane anlatıyorum bak şimdi.)

PKK nedir? Terör örgütü mü? Tamam. Terör örgütleri nasıl biter? Tarafi gözünde haklılıklarını sağlayan koşullar giderilerek. Bugün Kürtlerin, siyasi haklarını bırak -seçim barajı, milletvekillerinin durumu vs.-, en temel hakları verilmiş mi? Daha Kürtçe üzerinde yasak var mı? Var. Daha her sabah "Andımız" okunuyor mu? Okunuyor. Geç.

Ha, diyebilirsin ki "Hayır PKK onunla mücadele edilerek bitirilir." 30 yıldır bitirdin mi? Efendim?

Devlet ile PKK savaşıyor mu, bunun adı savaş mı? Tamam, kabul. Peki savaşlar nasıl sona erer? Ya kazanan-kaybeden olur, ya da ateşkes antlaşması imzalanır. Yani ya hakikaten savaştaymış gibi destek vereceksin ve ölüm senin için bir "skor" olacak, ya da barış istiyorsan iki tarafı da ateşkese çağıracaksın. Ya eline silahı alacaksın, ya da barış için çalışacaksın. İkisini de yapmıyorsan, oturduğun yerden bir gün "Vur, kır, parçala", öteki gün "Ama şiddet dursun :(" diyorsan tutarsızsın.

Gelelim goygoya. Bugün AKP, BDP, ordu, devlet, PKK, KCK... Bunların birbirinin gözünde haklarını ispat etme şansı var mı? Yok. Yani Türk'ün Türk'e, Kürd'ün Kürd'e diğer tarafın haksız olduğunu ispat etmeye çalışmasının bir faydası var mı? Yok. 30 yıldır yapamadılar. Kendi içlerinde doğru düzgün hesaplaşmadan bunu yapabilirler mi? Hayır. Peki kendilerini güçsüz gösterecek hamleyi atmaya razı gelirler mi? Evet, ama bir şartla: Karşı tarafın onları samimi bulacağına, onlara üstün pozisyon vereceğine inanırlarsa. Peki sen her söylemde karşı tarafa "Ama samimi değiller." diyorsan, bu diyalog başlar mı? Kapiş?

Peki o zaman bu aktörler nasıl iletişim kuracaklar? Öncelikle birbirlerine güvenecekler. Haklı-haksız tartışmasını -ilk etapta, geçici olarak- artlarına koyacaklar. Peki devlet KCK'nın/BDP'nin tepesine binerken, karşılıklı ateşkes sözleri tutulmazken, siyasi arenada taraflar birbirleriyle çatışırken, "Sen Zerdüştsün" falan derken bu iş olur mu? Olmaz.

Eee, döndük mü başa? Müzakere yok, haklar yok, tarafların yaptığı kendine goygoy, karşıdakine tehdit. Elde silah tutan bittabii kullanıyor silahı.

Demek ki neymiş? Kürt sorununun barışçıl çözümü konusunda bir arpa boyu yol kat etmiyormuşuz mevcut halimizle.

Şimdi gönül rahatlığıyla Facebook'ta profil resminizi değiştirebilir, gece 1'de başlayan Çukurca saldırısından sabah 9'da haberi olan (o da yabancı ajanslardan) devletinize "Savaşırsın, bitirirsin" gazı verebilir, her eleştiriye "Ama önce o onu dedi, ama bu kınamadı" diyerek savunma mekanizmanızı çalıştırabilirsiniz.

Emin olun siz böyle davranmaya devam ederseniz sorun şıp diye çözülür. 30 yıldır "PKK'nın son çırpınışları", "Bıçak kemiğe dayandı", "Sınırötesi operasyonda büyük başarı" haberlerini okuduk ve de o sayede de misler gibi çözüldü zaten.

Esenlikler dilerim.